Muhammed Emin Yıldırım Hocamız ile Röportajımız

Muhammed Emin Yıldırım

Allah Resul’ünün (asm) hayatını anlamaya anlatmaya yaşamaya ve yaşatmaya gönül vermiş olan Siyer Vakfı Kurucusu, Araştırmacı, Yazar hocamız Muhammed Emin Yıldırım ile Sünnet-i Seniyye üzerine konuştuk.

‘’Allah’ın bizden istediği şekliyle onun bıraktığı o mirası kavrayıp yaşama adına gayret ortaya koymaktır. ’’

Sünnet-i seniyye tam manasıyla nedir? Sünnet deyince ne anlamalıyız?

Bismillahirahmanirahim

Sünnet, Peygamber (asm)’ın yaşam tarzıdır aslında. Onun sözleri fiilleri ve takrirleri. Sözleri hadis-i şerifler, fiilleri, yaptıkları ki onlarda bize hadis-i şeriflerle ulaşıyor zaten takrirleri de yanında yapıldığı zaman sessiz kalarak onayladıklarıdır. Biz sünnete aslında Aleyhüsalatüvesselamın nebevi mirası diyoruz. Peygamber (asm) geriye bir mal mülk bırakmadı onun bıraktığı ilimdi işte o ilim hikmet üzeri olan Peygamber ahlakıydı, Peygamberin yaşantısıydı. Bütün bunların hepsini biz sünnet-i seniyye olarak isimlendiriyoruz. Onları öğrenip aynen Peygambere benzeme, O’nu bize üsve-i hasene olarak gösteren Allah’ın bizden istediği şekliyle onun bıraktığı o mirası kavrayıp yaşama adına gayret ortaya koymaktır. Ancak burada bir hususu da belirtmekte fayda var. O da şu: Sünnet müslümanca yaşama, müslümanca düşünme ve müslümanca yaşamadır. Aslında önce düşünce dünyamızın müslümanlaşmasıdır sünnet. Bugün hayatlarımızın müslümanlaşmamasının en önemli sebeplerinden bir tanesi bu, biz müslümanca düşünemediğimiz için müslümanca yaşayamıyoruz. Ama sünnet-i Muhammed bize müslümanca düşünmeyi öğretir. Ondan dolayı ki ümmeti Muhammed, sünnet-i Muhammed ile kaimdir. Yani onunla ayakta kalır, onunla varlığını devam ettirir.

Muhammed Emin Yıldırım

“...Azı dişlerinizle kavrar gibi kavramak yani ucundan tutmak değil…”

Hz. Peygamber bir hadis-i şerifinde ‘’Fesadı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse yüz şehidin ecrini,sevabını kazanabilir. ’’ buyurmaktadır. Hadiste buyurulan temessük etme kavramını nasıl anlamalıyız?

Temessük sarılmaktır. Aleyhisalatuvesselam Efendimiz bunu başka hadislerde bize tarif eder zaten azı dişlerinizle kavrar gibi kavramak yani ucundan tutmak değil. Öyle sadece dostlar pazarda görsün diye hareket etmekte değil. Öyle diyelim ki denize düşmüşsünüz o anda bir can simidi size atılmış, o can simidini tutma heyecanı ve iştiyakı ne ise ,fırtınalı zamanlar, işte insanlığın fesada uğradığı zamanlar ahir zaman o anlarda da o sünnete öylece sarılmak dertlerinin dermanını Peygamberin mirasında aramak. Doğru yolda nasıl doğru yürüneceğini orada aramak. Atacağı her adımı söyleyeceği her sözü, sükut edeceği her tavrı Peygamberin mirasında bulmak. Temessük bu ve bizden istenen de bu. Eğer biz böyle sarılırsak gerçek manada sarılmış oluruz.

Sünnet-i seniyyeye sarılma konusunda genç bir hanımın örnek alacağı hanım sahabeler kimlerdir? Asr-ı saadetten hatıratlar var mıdır?

Elbette vardır. Tabiki bizim böyle bir soruya vereceğimiz ilk cevap Peygamber evinin sultanları olur. Aleyhisalatuvesselam Efendimizin o kelime zevceleri de bu noktada çok büyük bir aslında model ortaya koyarlar. Hatice annemiz işin Mekke ayağında ve nübüvvet öncesi peygamberin ahkalıkına şahitlik etmiş biri olarak bize bir çok şeyi anlatır. O Medineye varamadı ama o anlattı ondan duyanlarda bize anlattılar, onlar hadis kitaplarımızda var. Zaten Aişe anamız bu işin zirvesidir. Ümmü Seleme anamız, Aişe anamızdan sonra en çok hadis rivayet eden ikinci hanımdır. O evde üç yüz yetmiş sekiz hadis bize rivayet etmiştir. Meymune annemiz, Cüveyriye annemiz, Ümmü Habibe annemiz hepsi yani o hanım sahabilerin en başına yazacağımız Peygamberin Ehl-i Beyt-i sayılan hücre-i saadet dediğimiz Mescid-i Nebevinin hemen yanı başında olan ve her biri bir mektep bir medrese olan o mektebin, medreselerin muallimleri olan annelerimiz. Ama onun dışında da dışarıdan hanımlar da var. Mesela diyelim ki Esma Binti Yezid, diyelim ki Esma Binti Ümeys, diyelim ki Şifa Binti Abdillah, diyelim ki Esma Binti Ebubekir ve daha niceleri. Burada isimlerini saymaya kalksak en az bizim kaynaklarımızda binin üzerinde hanım sahabe adı sayılır. Onların büyük bir kısmından Peygamber (asm)ın mirasını öğrenebiliriz. Ama en önemli isimlerden biri olan Esma Bint-i Yezid ki hatıra dediğiniz için onu burada zikretmemiz gerekir, oda şudur: O Hatibetünnisa’dır. Yani kadınların hatibi kadınların sözcüsüdür. Medine’de kadınlar Peygamber (asm)’a bir şeyler sormak istediğinde onu sözcü olarak seçer gönderirler. Efendimizde onun o özelliğini bildiği için kendine doğru Esma Bint-i Yezidin geldiğini yürüdüğünü görünce yanındaki erkek sahabilere der ki: “Bakın gelen Esmadır gelecek şimdi öyle sorular soracak ki siz kırk yıl erkek halinizle düşünseniz o sorular aklınıza gelmez. ” ve gelir Efendimizin karşısında durur çok güzel sorular sorar ve o sorulara da Allah Resulu cevaplar verir o cevapları da alır sevinç içerisinde kendinden haber bekleyen Medinenin diğer kadınlarına götürür. O günlerin birinde işte geliyor yine Esma Bint-i Yezid Allah Resulu (asm)‘a hemen sorduğu soru şu oluyor: “Ya Resulallah biz kadınlara haksızlık olmuyor mu?” Efendimiz: “Neden Esma?” diye sorar. Esma anamız der ki: “Siz erkeksiniz dışarıda ticaret yapıyorsunuz, cihad ediyorsunuz bir sürü iş yapıyorsunuz ve bunlardan dolayı sevaplar kazanıyorsunuz ama biz evde bunlardan mahrum kalıyoruz sizler sevapta bizden ileri oluyorsunuz. Burada bir ayrıcalık biz kadınlar da haksızlık değil mi?” Efendimiz dönüyor yanındaki erkek sahabelere diyor ki: “Sizin aklınıza böyle bir soru gelir miydi?” Sonra dönüp Esma anamıza diyor ki: “Esma iyice kulağını aç ve beni iyi dinle ve benden aldığın bu haberleri, benden haber bekleyen Medineli kadınlara ulaştır, onlara de ki; Eğer bir kadın iffetini ve namusunu korursa evli ise kocasına hayır işlerinde yardımcı olursa, bekarsa babasına hayır işlerinde yardımcı olursa, erkeklerin dışarıda kazandığı sevapların aynısı onlarada yazılır. Yani oturdukları yerden sevap kazanırlar. ” Öyle bir sevinir ki Esma anamız bu habere, alır bu haberi götürür. Medine'deki diğer kadınlara ulaştırır. Dolayısıyla kadın sahabelerin bu noktada ilim adına sünneti anlama, algılama ve sünneti bu noktada bize duyurma adına bir çok örneğine şahit oluyoruz, şahitlik ediyoruz. Bu şahitliği her zaman da duyuyoruz farklı bir biçimde de örneklerini görüyoruz.

“...Peygambere güvenen hayatının bütün örnekliliğini onda alır…”

Müslümanca yaşamak ve müslümanca düşünmek için sünnet-i seniyye ideal bir yaşam modeli midir? Ahir zamanda sünnet-i seniyyeyi uygulamakta zorlanan gençlerin bu konudaki şevkini nasıl arttırabiliriz?

Kesinlikle ideal olan odur. Çünkü Allah’dır onu bize örnek olarak gösteren ve Peygamberin mesajları, islamiyetin mesajları evrensel olduğu için her ne kadar miladi altıncı asırda olmuş olsa da netice itibariyle kıyamete kadar o numune hayat en ideal hayattır. Bir kere biz ahir zaman gençleri olarak gençlere söylüyorum, gençler olarak buna inanmak durumundayız. Çünkü Allah’a güvenmek durumundayız, Kur’an’a güvenmek durumundayız, Peygambere güvenmek durumundayız, Sahabeye güvenmek durumundayız. Güven dediğimiz şey imanın en önemli parçası, güven yoksa iman da yoktur. Çünkü imanın ahlakıdır güven. Allaha güvenen aleme güven verir. Kitaba güvenen dertlerinin dermanı o kitap da o Kuran’da arar. Peygambere güvenen hayatının bütün örnekliliğini onda alır. Sahabeye güvenen sahabeyle heyecan alır, sahabeyi kendisine imam eder. Ahir zamanın gençleri olarak sizlerin de her daim bunları yapmanız gerekiyor. Belkide burada bazen bilgi eksikliği, bazen bazı şeyleri günümüzün dünyasına taşıyamama, bazen Peygamberin verdiği o mesajın asıl verdiği o ruhu o manayı kavrayamama gibi sıkıntılar yaşadığımız için biz hala sünnet-i seniyyenin değer ve kıymetini hakettiği çerçevede anlayamıyoruz. Ama tarihin hangi döneminde olursa olsun, ümmet ne zaman sünnete sarılmış ve sünneti kendi hayatlarının rehberiyeti kılmışsa hep başarıya ulaşmıştır. Ne zamanda sırt döndüyse dalalete sapmıştır ki zaten Efendimiz bunu söyledi. “Ben size iki tane ağır emanet bırakıyorum. ” dedi. Onlara sarıldığınız müddetçe asla dalalete düşmezsiniz. Onlardan biri Kur’an biri Sünnet. Ve biz de ne yazık ki ne zaman bunlardan yüz çevirdiysek tam anlamıyla sarılamadıysak dalalete düştük, sağa sola savrulduk, ayaklarımız yerden kesildi, rüzgarın önünde çer çöp misali savrulup durduk. Yeniden sağlam yere basabilmemiz için sünnet-i Muhammede çivilenmemiz lazım, istikametimizi yönümüzü ona göre bulmamız lazım.

Muhammed Emin Yıldırım

“Karakterle savaşmak muhatabı öldürmektir.”

Müslümanca yaşamak ve müslümanca düşünmek için sünnet-i seniyye ideal bir yaşam modeli midir? Ahir zamanda sünnet-i seniyyeyi uygulamakta zorlanan gençlerin bu konudaki şevkini nasıl arttırabiliriz?

Fıtrat dediğiniz şey sizinde sorunuzda söylediğiniz gibi aslında yaratılışın kanunlarıdır. Allah önce kanunları yaratır, sonrada o kanunlara uygun bir biçimde neyi yaratacaksa onu yaratır. İslamda o fıtrata hitab eder aslında. Bir insanın müslüman olması demek fıtratıyla buluşması demektir. Efendimiz (asm)’da etrafındaki insanların bu fıtratlarını, bu fıtratların birer parçası olan mizaçlarını, karakterlerini çok iyi okuyordu ve onlara göre işler veriyordu, onlara göre yönlendirmeler yapıyordu, onlara göre kabiliyetlerini geliştiriyordu. Çünkü neticede karakterle savaşmak muhatabı öldürmektir. Böyle birşey yapıldığı zaman başarı sağlanmayacağı da aşikardır. Bugün biz bazen talebelerimize eğer evliysek çoluk çocuğumuz varsa anne ve babalar olarak çocuklarımıza, amirsek memurlarımıza, işverensek işçilerimize bu eksikliği yaşıyoruz. Yani muhattabımızı anlayamıyoruz ve fıtrat dediğimiz o temel yasalara bazen aykırı davranıyoruz. Fıtrata aykırı davranmak akıntıya karşı kürek çekmektir. Şimdi bir erkeğin kendine özgü bir fıtratı vardır. Bir kadının kendine özgü bir fıtratı vardır. O fıtratları iyi okumadığınız zaman bazen erkekten beklemediğiniz şeyleri erkekten beklemeye, kadından beklenmeyecek şeyleri kadından beklemeye, rolleri birbirine karıştırmaya, bir çatışmaya bir anarşiye karmaşaya işi sevk etmiş oluruz. Modern dünya ne yazık ki bunu yaptı. Müslüman olarak da biz bu fıtratı yani temel yasaları anlamadığımız için bazen farkına vararak bazen varmayarak bizlerde aynı yanlışlar yaptık. Dolayısıyla biz sünneti bu nazarlada okuduğumuzda efendimiz (asm)’ın ciddi bir fıtrat muallimi olduğunu inen ayetlerin ona bu noktada nasıl bir bilinç kazandırdığını nasıl bir şahsiyet inşa ettiğini onun da bunu nasıl sahabiye uyguladığını öğreniyoruz. Bu kodları çok güzel bir biçimde tespit ediyoruz. Böylece de daha farklı bir biçimde bu noktada ipuçlarını yakalıyoruz buradan.

Bediüzzaman Hazretleri (r.a) 11. Lem'a Sünnet-i Seniyye Risalesinde ''Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. '' diye belirtmektedir. Bu hakikatı asrı saadet perspektifinden nasıl değerlendirebiliriz? Sahabe Efendilerimiz bu hakikate örnek midir?

Üstad Hazretleri mesleğimiz sahabe mesleğidir derken bunu öylesine söylemiyor. Gerçekten Risale-i Nur dediğimiz iman hakikatlerini bize gösteren o temel kaynak bu işin yani ruhunu özümsemiş bir kaynaktır ve bu eserin müellifi olan Aziz Üstadımız da bunu çok iyi kavramıştır. O sünnet-i seniyye ittibaın ve ona temessük etmenin, sarılmanın gerçekten ciddi bir ehemmiyetine inandığı için hayatıyla da bunu yaşamıştır. Seksen küsur senelik ömründe her adımıyla sünnet-i seniyyeyi yerine getirme adına çok ciddi bir gayret vermiş, talebelerine de bunu göstermiştir. Dolayısıyla Üstad, sahabenin o ruhunu anladığı için kendisi de sünnet-i seniyye ittiba noktasında hep bu manalarda teşvikte bulunmuş ve gerçekten de orada söylediği gibi sünnet-i seniyyenin en küçük bir şeyine, örneğine bile sarılmak insana farklı bir seviye kazandırır. Çünkü bu bir sistemdir. Bu sistemin içerisine bir dahil olduğunuzda adım adım işin tadına, lezzetine vardığınızda, yaratılışla sizden istenen şeylerle uyumu sağladığınızda o uyumun iman lezzetine vardırdığını fark ediyorsunuz ve o iman lezzetini alan da daha ötesini daha ötesini arzulamaya başlıyor. Çünkü o lezzet insana daha farklı bir mutluluğu yaşamaya iştiyak uyandırıyor. Sahabe niye doymuyordu? Hizmete, bu noktadaki gayrete niye doymuyordu? Çünkü o lezzeti elde etmişlerdi. Ve o lezzeti elde etmek adına biz sünnetlerin büyüğünü küçüğünü, birbirinden ayırmadan biraz olsun bu noktada hassasiyet göstermek iştiyak içerisinde olmak bize de böyle bir seviye kazandırtacaktır.

Muhammed Emin Yıldırım

“Önce inan sonra yaşa sonra yaşat.”

Allah Resulünün (asm) hayatına baktığımızda ömrünün tamamını Allah'ı anlatmak için yani tebliğ ile yoğurduğunu görmekteyiz. Resulullahca (asm) yaşamak için ilk adım tebliğ sünnetidir denebilir mi?

Tabiki tebliğ peygamberlerin varlık gayesidir. Onlar ancak tebliğ ederek vazifelerini yerine getirebilirler. Ama tebliğden önce olması gereken şey temsildir. Bütün peygamberler önce kendileri iman etti, sonra yaşadı, sonra yaşatmaya çalıştı. Biz her gün Efendimizden öğrendiğimiz üzere yatsı namazından sonra okuduğumuz Bakara suresinin son ayetlerinde o hakikatı aslında görüyoruz. Amenenrasulü demek, Resul iman etti derken bizim dikkatlerimiz bu noktaya çekiliyor. İman etmeyen Resul olur mu? Ama neden orada o dikkatler çekiliyor? Önce inan sonra yaşa sonra yaşat. E bizde şimdi aynı yolu izleyeceksek önce bir kere anlatacağımız o temel ilkelere, iman hakikatlerine hücrelerimize kadar inanmak durumundayız. Sonra onun gereklerini yerine getirmek, işte ona temsil diyoruz. O da olduktan sonra üçüncü aşama olan yaşatma yani tebliğ vazifemiz ortaya çıkıyor. Zaten hakkıyla temsil olunca, temsil aslında hal ile tebliğdir. Tebliğin büyük bir kısmı yerine getirmiş oluyor. Geri kalan kısmı sözle de tebliğdir artık halinizden anlamayan insanlara sözünüzle hal etmenin dili oluyor tebliğ. Ona ait bazı şeyleri yaptığınız zaman muhataba mesajları ulaştırmış oluyorsunuz. Peygamber bunu yaptı Sallallahu aleyhi vesselem. Bütün peygamberler aslında bunu yaptı. Biz de onların yolunu izleyen müminler olarak aynı şeyi yapmak durumundayız.

Yaşadığımız dönemde artık her şey çok hızlı. Ulaşım, tüketim, bilgiye sahip olmak vs. Bu kadar hızlı bir çağda biz gençler olarak zaman yönetimi ve planlama konusunda çoğu zaman sorunlar yaşıyoruz. Nebevi miras olan Sünnet-i Seniyye penceresinden zaman yönetimi ve zamanı planlamak mümkün müdür? Bu konuda hangi Sünnetler yol göstericidir?

Kesinle mümkündür. Çünkü, peygamber aleyhissalatü vesselam güne nasıl başlanacak ve günün nasıl biteceğine dair hayatının üzerinde çok güzel bir örnek bizlere oluşturuyor. Gerçekten bir müminin hayatı namaz ekseninde şekillenen bir hayattır. O namazın günün beş ayrı vakte konması da aslında bir zaman yönetimidir. O, hızlı yaşananöçok farklı bir biçimde hızla dönen bu dünyada ya da şartlarda bize bu beş ayrı vakit zaman yönetimini, zaman algısını aslında öğretmiş oluyor. Biz Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem’in hayatında zaman meselesini konuşmaya başladığımızda hemen onunla beraber iki şeyi de konuşmak durumunda kalırız. Biri yeme içme adabıdır. Bir diğeri ise uyku ahlakıdır. Allah Resulü bu iki alanı inşa ederek zamanı mümince tanzim etmiştir ve sabah namazıyla mümin hayatını başlatmıştır. Mümin güneşin üzerine doğan adamdır güneşi asla üzerine doğurmaz. Namazla başlayan o hayat yine bir namaz olan yatsıyla biter. Geç saatlere kadar oturup gereksiz anlamsız bir biçimde zaman geçirenin uykusunu almayan bir insanın vücudunun bedeninin hakkını tam anlamıyla veremeyen bir insanın gündüz saatlerinde de efor sergileyebilmesi dinç olabilmesi mümkün değildir. Allah zayıf güçsüz düşmüş bir mümini değil kavi güçlü bir mümini sever. Allah Resulü de bunun yollarını gösterir. Dolayısıyla bu noktada özellikle yeme içme ve uyku meselesinde sünnete uyan bir insan ve sabah namazıyla hayata başlayıp namaz ekseninde de hayatın geri kalanını tanzim eden birisi zaman yönetimi konusunda aleyhissalatü vesselam Efendimizden çok önemli mesajlar alır. O mesajlar gerçekten hayatına bir anlam katar şu kadarını söyleyeyim. Mesela, emin olun gün; normal sıradan bir insan için 24 saatken bu biraz önce söyledigim sabah namazıyla başlayıp yatsı namazıyla nihayete eren bir insan için gün 28 29 saate çıkar. Herkesin uykuda olduğu bir anda uyanık kalan ve o sabahın erken vakitlerinde manevi rızıkların dağıtıldığı maddi rızıkların dağıtıldığı bir anda öğrenciyse Kitabın başında ilimle uğraşıyorsa ilimle nafakasını helal yoldan karşılamak için yollara düşen bir insan ya da o sabah vakitlerini bereketli geçiren bir insan günün geri kalan kısmında da o bereketten nasibini alır ve zaman çok farklı bir biçimde onun için genişler. Zamanın yaratıcısıdır Allah hâşâ Allah asla zamana mahkum değildir. Zaman içinde zaman yaratır, bereket de zaten zaman içerisinde zaman yaratmaktır. Yeter ki o teveccüh-ü ilahiye mazhar olsun bir kul. Oldu mu gerisi Allah’ın izniyle gelecektir.

Muhammed Emin Yıldırım

“Allah’ı sevmenin hakkı Resulallah sallallahu aleyhi veselleme ittibadır.”

Allahu Teala ayetinde "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin. " (Ali İmran, 3/31) buyurmaktadır. Bu ayeti Rabbimizin istediği ölçüde yaşamak için hayatımızın her alanında nasıl bir tavır takınmalıyız? Nereden başlamalıyız?

Ayet Âli İmran Suresi 31. ayettir, aslında ayet bize Allah’ı sevmenin hakkını koyuyor Allah’ı sevmenin hakkı Resulallah sallallahu aleyhi veselleme ittibadır. Allah’ı sevdiğini iddia eden bir insanın peygamberden uzaklaşması peygambersiz bir din tasavvur etmesi peygamberi devre dışı bırakması mümkün değildir. Bakın eğer beni seviyorsanız hâşâ bana uyun demedi Cenab-ı Hak. Çünkü biz Allah’a uyamayız Allahın gönderdiği peygambere uyarız. Allah’ın gönderdiği peygambere uymak Allah’ı sevmektir çünkü sevgi ispat ister sevgi bir iddiadır ben Allah’ı seviyorum dediğim zaman Cenabı Hak hani benim gönderdiğim şeriate İttiba hani benim peygamberime ittiba diye sorar. İşte bu ayet bize bunu söylüyor. Biz eğer aleyhissalatu vesselam Efendimizi gerçek manada tanırsak eğer biraz olsun o tanıma gerçekleşirse marifet arkasından muhabbeti getirir, sevgiyi getirir. Severiz yani Resulallah sallahu aleyhi vesselemi. Peygamberi sevmekte peygambere benzemek adına bir şeyi oluşturur. Ne kadar tanırsak o kadar severiz ne kadar seversek o kadar O’na benzemeye çalışırız. Bizden istenen de budur.

Muhammed Emin Yıldırım

“Sahabe niye bu konuda bir şuur sahibi oldu? Çünkü bunu kavradılar.”

Sünneti seniyyeyi anlamak noktasında şuurumuzu nasıl arttırabiliriz?

Sünneti seniyyeyi anlama noktasındaki şuurumuzu ancak o sünneti seniyyenin değer ve kıymetini anlayarak yapabiliriz. Yani eğer biz peygamberi, Allah’ın açtığı konumu, değeri onun üzerinden bize verilen mesajları kavrarsak o noktada şuurumuz artar. Sahabe niye bu konuda bir şuur sahibi oldu? Çünkü bunu kavradılar. E bugün biz istenilen düzeyde peygamber sevgisini kavramıyoruz o sevgi sadece nostaljiye işte bazı şiirlere şiirsel ifadelere havale ediyoruz. Ve onunla sınırlı tutuyoruz. Öyle değil, peygamber bizim için en güzel örnektir. Bu örnekliği tanıyan ancak onunla hemhal olabilir ancak ona benzemeye çalışır. Şuur dediğimiz şey bilgi,bilinçle oluşabilecek bir şey. Bilinç dediğimiz şey ise bilgiyle oluşacak bir şey yani önce bilgi ilim olacak o ilim o bilgi bilince dönüşecek o bilinçte şuura dönüşecek biz de peygamber aleyhissalatü vesselamla aramızdaki bu münasebeti bu çerçeveden yeniden tesis etmek durumundayız.

Hocam son olarak Resulullahca (asm) yaşamak için mücadele eden, gayret gösteren Mümin hanımlara, annelere, genç kızlara, evlatlara neler söylemek istersiniz?

Şu kadarını söylemek isterim ki hayatımızda ne kadar peygamber aleyhissalatu vesselama ve sahabe yer açarsak onlarla ne kadar hemhal olursak 14 asır sonra gelmiş olmamıza rağmen aramızdaki zaman ve mekan farklarını aldırmadan yeniden onlarla beraber yaşamanın mücadelesini verirsek Allahın izniyle yaşadığımız çağda saadet asrının kokusunu duyabiliriz. Bu kokuyu belki sahabe kadar hissedemeyebiliriz çünkü o dönem o çağ peygamberin maddeten de manen de içerisinde olduğu bir çağdı. Ama şu anda bizim çağımız maddeten olmasa bile manen, manevi olarak peygamberle beraber olma imkanını bulabileceğimiz bir çağdır. Tarihte öyle ifadeler kullanılmış mesela o ifadelerden bir tanesi de işte etba-i tabiinin imamlarından olan Abdullah İbni Mübarek için kullanılmış. Ona söyleniyor peygamber görmeden sahabi olmak mümkün bu gerçek sahâbilik değil onlar peygamberi gördü sahabi oldular biz Peygamberi görmedik ama Peygamberin bize miras olarak bıraktığı mesajları anladık, çağımızın şahidi çağımızın sahabisi olduk. Onun için ben kardeşlerime hep onu söylerim ne olursa olsun biz iyi insanları tanırsak hayatlarımız iyileşir. İyi olmak istiyorsak salihlerle beraber olmak durumundayız. İyiliği elde etmek istiyorsak salihlerden iyiliği öğrenmek durumundayız. Elimizden geldiğince bu noktada gayretlerimizi çoğaltmalıyız. Eğer biz ihlasla bu işi devam ettirirsek Cenabı Hak’ta bizlere yardım edecek şu zorlu fırtınaları bol olan bu zamanlarda istikametle bu kulluk yolunda yürümek hepimize inşallah nasip olacaktır. Ben bu noktada hepinizin gayretlerinin istikametlerinin daim olması için dua ediyorum. Bu çalışmanızın, hizmetinizin Hüve Hanımlar çalışmasının daha nice nice güzel çalışmalara vesile kılmasını Rabbimden niyaz ediyorum. Rabbim inşallah hepimize peygamber aleyhissalatu vesselamın o sancağının altında buluşmayı cennette de onunla aynı mecliste bulunmayı nasip etsin diye dua ediyor hepinizden de dua bekliyorum.

Amin

Hocamızdan Allah razı olsun.

HÜVE İLİM VE KÜLTÜR DERNEĞİ